Geçenlerde eski bir sandığın dibinden kalma, nenemin gençlik yıllarına ait el dokuması bir şal geçti elime.
Rengi hafifçe solmuş ama dokusu hâlâ sımsıkı, iplikleri birbirine ilk günkü gibi kenetli. Şala bakarken büyüklerin sıklıkla tekrarladığı o bilgece söz düştü aklıma: "Eskiden yama olmazmış."
Bu söz, ilk duyulduğunda sadece kumaşın, tezgâhtan çıkan pamuğun ya da yünün sağlamlığını anlatıyor gibi görünür.
Oysa derinine indiğimizde, bugünün dünyasında mumla aradığımız devasa bir kalite, sadakat ve samimiyet felsefesini barındırır.
Eskiden kumaşa yama gerekmezdi; çünkü kumaş hile bilmezdi, lifleri doğaldı, dokuyanın el emeğiyle, göz nuruyla ilmek ilmek işlenirdi. Kolay kolay yırtılmaz, incelip pes etmezdi.
Bugün başımızı çevirdiğimiz her yerde bir "yama" telaşı var. Çünkü artık hiçbir şey köklü ve kaliteli değil.
Sadece kumaşlar mı kalitesizleşti? Elbette hayır. Bakışlarımızı eski evlerin kalitesine çevirelim. Asırlara meydan okuyan, harcında samimiyet, ahşabında sabır olan o eski konaklar, kerpiç evler... Depreme, fırtınaya, zamana direnirken fıtratından ödün vermezdi.
Şimdikiler gibi boyası dökülünce yama isteyen, temeli malzemeden çalınmış modern beton kutulara benzemezlerdi. Ev bir sığınaktı, karakteri vardı.
Peki ya doğanın kalitesi? Toprağın nadasa bırakıldığı, suyun berrak aktığı, mevsimlerin kendi ritminde döndüğü zamanlarda doğa, insana en saf haliyle cömert davranırdı.
Bugün kimyasallarla, betonla yaraladığımız doğayı sürekli yapay müdahalelerle, yeşil boyalarla "yamamaya" çalışıyoruz; ama eski bereketi bir türlü bulamıyoruz.
En acısı da galiba insanların ve duyguların kalitesindeki o büyük aşınma.
Eski aşkların kalitesini düşünün. Bir mektup için aylarca bekleyen, sevdiğinin suretini kalbine nakşeden o eski sevdalarda yama tutmaz bir sağlamlık vardı.
Sevgi, pazar tezgahından alınmış kullan-at bir meta değil; ömürlük bir ahitti.
Ayrılıklar bile asildi. Şimdiki aşklar ise ilk fırtınada yırtılıyor, hemen ardından geçici flörtlerle, sosyal medya beğenileriyle yamalanmaya çalışılıyor. Yamalandıkça da çirkinleşiyor, dikiş yerlerinden patlıyor.
Çünkü sevginin kalitesi, sabır ve emekle ölçülürdü. Eski insanlar, bir eşya bozulduğunda ya da bir ilişki yara aldığında onu çöpe atmak yerine tamir etmeyi seçerlerdi. Ama o tamir, bugünün uyduruk yamaları gibi eğreti durmazdı; çünkü harcında fedakarlık vardı.
Eski insanların kalitesi, sözlerinin arkasında duruşlarında, karakterlerinin bükülmezliğindeydi. Söz bir kez ağızdan çıkar, o sözün üzerine bir daha leke gelmezdi. Karakteri sağlam insanın hayatına, ilişkisine, ahlakına yama gerekmezdi.
Bugün "hızlı tüketim" çağının ortasında, her şeyi çabucak eskitiyor ve yerini sahteleriyle yamıyoruz. Giydiğimiz kıyafetten oturduğumuz eve, soluduğumuz havadan kalbimizde taşıdığımız insana kadar her şey bir parça eğreti, bir parça geçici.
"Eskiden yama olmazmış" sözü, geçmişe duyulan kuru bir özlem değil; bugünün insanına verilmiş çok güçlü bir derstir: Eğer hayatınızı, aşkınızı, dostluğunuzu ve eserinizi lifi sağlam iplerle dokumazsanız, ömrünüz dikiş tutmaz bir yamalı bohçaya döner.
Belki de yeniden başlamanın yolu, hayatımıza sürekli yeni yamalar vurmak değil; özümüzdeki o eski, saf ve dürüst kaliteyi yeniden kuşanmaktır.