Suna KAYIKCI
Suna KAYIKCI

Köşe Yazarı

Çelikten mi Yaptık Kalbimizi?

6 dk okuma

Herkesin narin bir cam gibi el üstünde tutulduğu bir dünyada, güçlü insanların payına hep görünmez olmak düşüyor. Sahi; onların hiç kırılmaz, hiç acımaz mı sanılıyor?"

Çelikten mi Yaptık Kalbimizi?

"Etrafımız narin cam eşyalarla dolu sanki. Kime, nasıl dokunulacağını şaşırılan bir hassasiyet çağındayız.

 

 Kime ne söylense elde kalıyor; bir cümle yanlış anlaşılıyor, bir bakış dert oluyor.

 

Herkesin yara izleri meydanda, herkesin narinliği âdeta bir ayrıcalık gibi göklere çıkarılıyor.

Bazı insanlar hayata çok şanslı başlıyor bu anlamda. El üstünde tutuluyorlar, her kırgınlıklarında etraflarında bir koruma kalkanı buluyorlar.

 

 Onlara koşulsuz değer veren, her gözyaşında mendil uzatan, nazını çeken birileri hep var.

 Dünyanın bütün şefkati onlara akarken, geride kalanların payına sadece izlemek düşüyor.Peki ya diğerleri?

 

 Güçlü görünmek zorunda kalanların kalbi kilden mi, çelikten mi yapıldı?

 

Bu hayatta hep "güçlü olmak" zorunda bırakılan büyük bir kitle var.

Altını çizerek söylemek gerekir ki: Bu bir seçim değil, bir hayatta kalma mücadelesi.

 Kadınlar, düştüklerinde ellerinden tutan olmadığı için kendi başlarına ayağa kalkmayı çok erken öğreniyorlar.

 

Erkekler ise daha çocukken "erkekler ağlamaz" baskısıyla, her fırtınada dimdik durmak zorunda olan birer direk gibi yetiştiriliyorlar.

 

Yapıları gereği ya da onlara yüklenen roller yüzünden, duygularını yutmaya, acılarını içlerine gömmeye mecbur bırakılıyorlar.

 

Yarayı üfleyen olmayınca, o yarayı bantlayıp yola devam etmeyi marifet sayıyorlar.

Ne acıdır ki dünya, erkeklerin de bir kalbi olduğunu sık sık unutuyor.

 

Hayatında değer görmeyen, ne yaparsa yapsın yaranamayan, bencil kadının narsist narinliği karşısında hep "eksik" hissettirilen o kadar çok sevilmeyen erkek var ki…

 

Sırf güçlü durmak zorunda diye sevgisizliğe mahkûm edilen, emeği ve sadakati hiçe sayılan, sadece bir "sağlayıcı" veya "dayanak" olarak görülen erkeklerin sessiz çığlığını kimse duymuyor.

 

Bir kadının kaprisini, haksız kırılganlığını idare etmekten kendi ruhunu unutan; ama günün sonunda yine de kıymet bilmeyen bir kalbe denk düşen o adamlar da bu hayatın en sessiz mağdurları.

 

Dünya sadece ağlayanın ve sorumluluktan kaçanın narinliğini ödüllendiriyor.

Peki, kendi yarasını kendi saran güçlü insanlara kesilen bu değersizlik faturası neden?

"Fakat hayatın en büyük adaletsizliği tam da burada başlıyor.

 

Güçlü olmak, her şeye göğüs germek zorunda bırakılan insanlar, sırf bu yüzden mi değersizleşiyor?

Ağlamayı kendilerine yasakladıkları, her yükü sessizce omuzladıkları için mi duyguları yok sayılıyor?

 

Bir kere bile "ben de yoruldum" demedikleri için mi taş kalpli muamelesi görüyorlar?

 

Bir kadının omuzlarındaki hayat mücadelesi, bir erkeğin ailesini veya ilişkisini ayakta tutma stresi "zaten görevi" denilerek basitleştiriliyor.

 

 "O zaten halleder, o nasıl olsa güçlü" denilerek her haksızlığın, her ihmalin faturası onlara kesiliyor.

Sırtları sıvazlanırken aslında üzerlerine daha büyük yükler bırakılıyor.

 Oysa bükülmeyen her şeyin, kırıldığında ne kadar tuzla buz olduğunu kimse hesaba katmıyor.

Kırıldıklarını belli etmedikleri için, kırılmaz zannediliyorlar.

 İçlerindeki fırtınaları, geceleri yastığa gömülen o sessiz çığlıkları kimse duymuyor.

 Kadın olsun, erkek olsun; onların da içi sızlıyor, onların da canı yanıyor, onların da sığınacak bir limana ihtiyacı var.

Ama dünya ne yazık ki sadece görünür şekilde ağlayanların, narinlik maskesi arkasına saklanıp sorumluluktan kaçanların sesini duyuyor.

 Sessizce direnenlerin, kendi acısını kendi gömenlerin emeği de kalbi de görünmez oluyor.

Sürekli idare eden, sürekli anlayış gösteren, hep "büyüklük bende kalsın" diyen taraf olmak bir süre sonra insanı içeriden çürütüyor.

 

 Değer görmek için narin ve bencil olmak gerekiyorsa, bu adaletsiz düzende ters giden bir şeyler var demektir.

Artık dünyadaki tüm o bencil narinlere, güçlü insanların da kırılgan olabileceğini, en önemlisi de sadece insan olduklarını hatırlatmanın vakti geldi. Onlar da kırılıyor.

 

Hem de ses çıkaramayacak kadar derin, canlarını acıtacak kadar sessizce.

 

Ve hiç kimsenin, birilerini güçlü olmak zorunda bıraktı diye onların duygularını yok saymaya hakkı yok.

Günün sonunda arkaya dönüp bakıldığında acı bir gerçekle baş başa kalınıyor: Güçlü olmayı başardılar ama mutlu olmayı başaramadılar.

"Ehline denk gelmeyen her şey ziyan olur; can da, inci mercan da." 

Bu yazıyı paylaş:

Yorumlar (0)

Yorum yapabilmek için giriş yapın.

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.