Fahri İNAL
Fahri İNAL

Köşe Yazarı

Beklemek mi Yaşamak mı...?

17 dk okuma

BEKLEMEK Mİ, YAŞAMAK MI?

İlişkilerin En Büyük Şehir Efsanesi

Hayat bazen bize garip bir oyun oynar.

Çocukluğumuzdan itibaren bize hep sabretmeyi öğretir.

Doğru zamanı beklemeyi…

Doğru insanı beklemeyi…

Doğru işi beklemeyi…

Doğru fırsatı beklemeyi…

Öyle ki zamanla beklemek, yaşamaktan daha değerli bir davranış gibi görünmeye başlar.

Sonra bir gün biri çıkar karşımıza…

Belki yıllardır aradığımız huzuru tek bir gülümsemeyle hissettiren biri…

Belki sesini duyduğumuzda günün bütün yorgunluğunu unutturan biri…

Belki de daha ilk konuşmada, yıllardır tanıyormuşuz hissini yaşatan biri…

İşte tam o anda çevremiz konuşmaya başlar.

“Biraz ağırdan al.”

“Çok belli etme.”

“İlk sen yazma.”

“Çok hızlı gidiyorsunuz.”

“Hemen görüşmeyin.”

“İlk heyecan kaybolur.”

“Birbirinizi özlemeye fırsat verin.”

Ne ilginç değil mi?

İnsanların büyük bölümü, sevgiyi yaşamaktan önce sevginin kurallarını öğretmeye çalışıyor.

Oysa aşkın matematiği yoktur.

Sevginin kronometresi yoktur.

Duyguların takvimi yoktur.

Buna rağmen sanki görünmez bir ilişki anayasası varmış gibi davranıyoruz.

Bir hafta erken…

Bir ay normal…

Üç ay doğru…

Altı ay güvenli…

Peki bunu kim belirledi?

Hangi bilim insanı sevgiyi günlerle ölçebildi?

Hangi filozof güvenin takvimini yazdı?

Hangi psikolog iki insanın ne zaman birbirine âşık olması gerektiğini hesaplayabildi?

Cevap çok basit.

Hiç kimse…

Çünkü her insanın hikâyesi kendine özgüdür.

Bugün ilişkiler üzerine konuşurken en çok duyduğum cümlelerden biri şudur:

“Çok hızlı gidiyorsunuz.”

Bu cümleyi duyduğumda aklıma hep aynı soru geliyor.

Neye göre hızlı?

Kime göre hızlı?

Bir ilişkiyi takvim mi yönetir…

Yoksa karakter mi?

İnsanlar artık duygularını yaşamaktan çok, onları yönetmeye çalışıyor.

Hissetmekten çok hesap yapıyor.

Sevmekten çok strateji kuruyor.

Birisiyle yeni tanışılıyor…

Telefonun başında saatlerce konuşuluyor.

Gülünüyor.

Heyecan duyuluyor.

Özleniyor.

Sonra bir ses yükseliyor:

“Çok hızlı gidiyorsunuz.”

Ardından ikinci cümle geliyor:

“Biraz bekleyin.

İlk heyecan geçmesin.”

Peki gerçekten öyle mi?

Bir duygunun ömrünü onu ertelemek mi uzatır?

Yoksa onu yaşamak mı?

Bugün birçok insan geçmişte yaşadığı hayal kırıklıklarını geleceğin insanlarına fatura ediyor.

Bir zamanlar yanlış kişiye güvenmiş olmanın bedelini, doğru insan ödüyor.

Çünkü korku, çoğu zaman tecrübe kılığında karşımıza çıkıyor.

“Biraz ağırdan al.”

“Hemen görüşme.”

“Çok belli etme.”

“Özlediğini söyleme.”

“İlk adımı atma.”

İlk bakışta bunların hepsi mantıklı tavsiyeler gibi görünebilir.

Fakat biraz durup düşündüğümüzde şunu fark ediyoruz.

Bu cümlelerin tamamı sevgiyi büyütmüyor.

Korkuyu büyütüyor.

İnsanlar artık reddedilmekten korkuyor.

Bağlanmaktan korkuyor.

Mutlu olmaktan bile korkuyor.

Çünkü mutluluğun sonunda üzülme ihtimalini düşünüyor.

Oysa hiçbir ihtimal, yaşanmamış bir mutluluktan daha değerli değildir.

Belki de günümüz insanının en büyük yalnızlığı tam burada başlıyor.

Kalbini korumaya çalışırken…

Kalbini kimseye açamaz hâle geliyor.

Ve sonra kaderi suçluyor.

Oysa bazen suç kaderde değil…

Korkularımızdadır.
Anı Yaşarken Zamanı Bekleyin, Zamanı Beklerken Anı Yaşayın

Tam da burada, yıllardır zihnimde taşıdığım ve hayatın her alanına uygulanabileceğine inandığım bir söz geliyor aklıma.

“Anı yaşarken zamanı bekleyin. Zamanı beklerken anı yaşayın.”

— Fahri İNAL

İlk kez duyanlar bu cümlede bir çelişki arayabilir.

Oysa bu söz, hayatın belki de en büyük dengesini anlatıyor.

Çünkü insan, çoğu zaman iki büyük hatadan birini yapıyor.

Birincisi…

Henüz gelmemiş yarınlar için bugünü feda ediyor.

İkincisi…

Sadece bugünü yaşayacağım derken yarının sorumluluğunu unutuyor.

Oysa hayat, bu iki uç arasında kurulmuş hassas bir köprüdür.

Ne sadece bugünden ibarettir…

Ne de yalnızca yarından.

Bir ilişkiyi düşünelim…

Henüz yolun başındasınız.

Birbirinizi tanıyorsunuz.

Her yeni cümlede yeni bir yönünüzü keşfediyorsunuz.

Gülüşler çoğalıyor…

Mesajlar uzuyor…

Sessizlikler bile huzur vermeye başlıyor.

Tam o sırada zihin konuşmaya başlıyor.

“Ya sonunda üzülürsem?”

“Ya beklediğim gibi çıkmazsa?”

“Ya bir gün giderse?”

Dikkat edin…

Bu soruların hiçbiri bugüne ait değildir.

Hepsi henüz yaşanmamış bir geleceğin gölgesidir.

Ve ne yazık ki insanların büyük bölümü, gerçekleşmemiş ihtimaller uğruna yaşanmakta olan mutluluğu elleriyle yok ediyor.

Bir çiçeği sularken sürekli “Ya solarsa?” diye düşünürseniz, onun açtığı güzelliği göremezsiniz.

Bir ağacı büyütürken her gün köklerini kontrol etmeye kalkarsanız, onu büyütemezsiniz.

Bir ilişkiyi yaşarken de sürekli sonunu düşünürseniz, başlangıcını yaşayamazsınız.

İşte bu yüzden diyorum ki…

Anı yaşarken zamanı bekleyin.

Çünkü bazı güzelliklerin olgunlaşması zaman ister.

Güven zaman ister.

Sadakat zaman ister.

Birlikte yaşanacak anılar zaman ister.

Hiç kimse bir kitabın ilk sayfasını okuyup sonunu bilemez.

Hiç kimse ilk yağmur damlasıyla mevsimin nasıl geçeceğini anlayamaz.

Hiç kimse ilk bakışta, ömrünün geri kalanını kesin olarak göremez.

Ama bunların hiçbiri, o kitabı okumaya…

O yağmurun altında yürümeye…

Ya da o insanı tanımaya engel değildir.

İşte tam burada sözümün ikinci kısmı başlıyor.

Zamanı beklerken anı yaşayın.

Çünkü beklemek ile ertelemek aynı şey değildir.

Beklemek, sabırdır.

Ertelemek ise çoğu zaman korkudur.

Beklemek; sürecin doğal akışına güvenmektir.

Ertelemek ise hayatı askıya almaktır.

Bir meyvenin olgunlaşmasını beklersiniz.

Ama ağacın gölgesinde oturmaktan vazgeçmezsiniz.

Bir çocuğun büyümesini beklersiniz.

Ama onun çocukluğunu kaçırmazsınız.

Bir ilişkinin güçlenmesini beklersiniz.

Ama birlikte gülmeyi, birlikte kahve içmeyi, birlikte yürümeyi, birlikte hatıralar biriktirmeyi ertelemezsiniz.

Çünkü yarın geldiğinde dönüp baktığınızda sizi mutlu edecek olan şey yalnızca sonuca ulaşmış olmak değildir.

O sonuca giderken yaşadığınız anlardır.

Belki de bu yüzden insanların en büyük pişmanlıkları yanlış seçimlerinden değil…

Hiç yaşayamadıkları mutluluklardan doğuyor.

Sürekli doğru zamanı bekleyen insanlar, çoğu zaman hayatın kendisini kaçırıyor.

Oysa zaman hiçbir zaman tamamen doğru olmaz.

Doğru olan, bazen iki insanın aynı anda birbirine güvenebilmesidir.

Belki de ilişkilerde en büyük cesaret, hemen “Seni seviyorum.” demek değildir.

Asıl cesaret…

Sevmekten korkmamaktır.

Çünkü korkunun yönettiği ilişkilerde takvimler vardır.

Güvenin yönettiği ilişkilerde ise anılar…

Ve insan, ömrünün sonunda geçen günleri değil…

Yaşayabildiği anları hatırlar.
İlk Yüz Yüze Görüşmede Enerji Kaybolur mu, Yoksa Bu Sadece Bir Şehir Efsanesi midir?

İlişkiler üzerine konuşulurken son yıllarda en çok duyduğum cümlelerden biri de şudur:

“Hemen yüz yüze görüşmeyin.”

“Neden?”

“Çünkü büyü bozulur.”

“İlk heyecan kaybolur.”

“Biraz özleyin.”

“Mesafe ilişkiyi besler.”

Bu cümleleri hepimiz hayatımızın bir döneminde duyduk.

Hatta çoğumuz, bunların doğru olduğuna da inandık.

Peki gerçekten öyle mi?

Bir insanla kurduğunuz bağ, aynı masaya oturduğunuz için mi zayıflar?

Yoksa aslında hiç var olmayan bir bağın gerçek yüzü mü ortaya çıkar?

İşte bütün mesele tam da budur.

Gerçek bağlar, gerçeklikle güçlenir.

Hayallerle değil…

Çünkü telefon ekranı bize sesi ulaştırır.

Mesajlar düşünceleri ulaştırır.

Ama gözlerin anlattığını hiçbir mesaj anlatamaz.

Bir tebessümün samimiyetini hiçbir emoji taşıyamaz.

Bir sessizliğin huzurunu hiçbir telefon görüşmesi hissettiremez.

İnsan, karşısındaki insanın karakterini en çok aynı havayı soluduğunda tanır.

Nasıl yürüdüğünden…

Garsona nasıl davrandığından…

Çocuklara nasıl baktığından…

Yaşlı bir insana nasıl yaklaştığından…

Beklenmedik bir durumda nasıl tepki verdiğinden…

İşte karakter, mesaj kutusunda değil; hayatın içinde görünür.

Bu yüzden ben ilk yüz yüze görüşmenin enerjiyi bitirdiğine değil, enerjinin gerçek olup olmadığını ortaya çıkardığına inanıyorum.

Eğer iki insan arasındaki bağ yalnızca hayal gücüyle kurulmuşsa, ilk buluşmada zayıflayabilir.

Çünkü gerçekler, hayalleri düzeltir.

Ama eğer iki insan birbirini gerçekten merak ediyor, gerçekten dinliyor, gerçekten değer veriyorsa…

İlk buluşma bir son değil…

Asıl başlangıç olur.

Çünkü artık ses, yüze kavuşur.

Kelimeler, bakışlarla tamamlanır.

Mesajlar, anılara dönüşür.

Bir kahvenin buharı, yüzlerce mesajdan daha uzun süre hafızada kalabilir.

Aynı sokakta yürümek…

Birlikte aynı gün batımını izlemek…

Aynı şarkıyı aynı anda dinlemek…

Bunlar telefon ekranının verebileceği duygular değildir.

O hâlde neden insanlar ilk buluşmadan korkuyor?

Çünkü çoğu zaman buluşmadan değil…

Hayal kırıklığından korkuyorlar.

Ve ne yazık ki korku, zamanla “tecrübe” adı altında tavsiye dağıtmaya başlıyor.

Oysa herkesin hikâyesi aynı değildir.

Bir başkasının yaşadığı hayal kırıklığı, sizin kaderiniz olmak zorunda değildir.

Bir başkasının yanlış seçimi, sizin doğru insanınızı tanımanıza engel olmamalıdır.

İlişkilerde en büyük yanılgılardan biri de şudur:

“Ne kadar beklersen, o kadar sağlam olur.”

Keşke hayat bu kadar kolay olsaydı.

Beklemek tek başına hiçbir şeyi sağlamlaştırmaz.

Beklemek; ancak güven, emek, dürüstlük ve karşılıklı çabayla anlam kazanır.

Aksi hâlde yıllarca süren tanışıklıklar da bir günde bitebilir…

Birkaç haftada başlayan dostluklar ise ömür boyu sürebilir.

Çünkü mesele geçen zaman değildir.

Mesele, zamanın içine ne koyduğunuzdur.

Birlikte biriktirdiğiniz güven…

Paylaştığınız samimiyet…

Gösterdiğiniz saygı…

Ve birbirinizin hayatına kattığınız huzur…

İşte bir ilişkiyi ayakta tutan bunlardır.

Takvim yaprakları değil.

Bu yüzden bana göre asıl soru şudur:

İlk buluşma için erken mi?

Hayır…

Asıl soru şudur:

Kalpleriniz birbirinizi tanımaya gerçekten hazır mı?

Çünkü bazen insanlar aylarca konuşur ama hiç tanışamaz.

Bazen de birkaç saat içinde, yıllardır aradığı güven duygusunu bulur.

İnsan ruhu takvimle çalışmaz.

Kalp, günü değil; hissi hatırlar.

Ve unutmayın…

Gerçek enerji, mesafeden beslenmez.

Gerçek enerji, samimiyetten beslenir.
Bir Hikâyenin Ömrünü Takvim Değil, Samimiyet Belirler

Tam da bu noktada, insanın zihninde iki büyük isim beliriyor.

Biri gönül dünyasının en güçlü rehberlerinden Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî…

Diğeri ise fikir dünyamızın en derin kalemlerinden Cemil Meriç…

Mevlânâ’nın düşünce dünyasına baktığımızda, sevginin korkuyla değil teslimiyetle büyüdüğünü görürüz. Onun anlatmak istediği en önemli hakikatlerden biri şudur: İnsan, sürekli ihtimallerin peşinde koşarsa hakikati kaçırır. Çünkü hayat, yaşanırken anlam kazanır. Sevgi de böyledir. Sevgi, hesap yapılarak değil; güven, samimiyet ve gönülden verilen emekle derinleşir.

Bir insanı tanımaya cesaret edemeyen, onu gerçekten tanıma fırsatını da kaçırır.

Sürekli “Ya üzülürsem?” diye düşünen biri, aslında farkında olmadan “Ya mutlu olursam?” ihtimalini de hayatından çıkarır.

İşte tam burada benim yıllardır savunduğum düşünce yeniden anlam kazanıyor:

“Anı yaşarken zamanı bekleyin. Zamanı beklerken anı yaşayın.”

Çünkü zamanın olgunlaştıracağı şeyler vardır.

Ama zamanı beklerken kaybedilmemesi gereken anlar da vardır.

Ne yazık ki günümüz insanı çoğu zaman bu dengeyi kuramıyor.

Bir yanda acelecilik…

Diğer yanda korkudan doğan ertelemeler…

Oysa hayat, bu iki uç arasında kurulmuş ince bir köprüdür.

İnsan o köprüden yürümeyi öğrenmediği sürece ne gerçekten yaşayabilir ne de gerçekten bekleyebilir.

Cemil Meriç ise eserlerinde insana ve ilişkilere bambaşka bir pencereden bakar. Ona göre insanı anlamanın yolu, kalıplardan değil; hakikatten geçer. Başkalarının ezberleriyle yaşayan kişi, kendi hayatının yazarı olamaz. İşte ilişkilerde de en büyük yanılgılardan biri budur.

Çevremizden o kadar çok reçete dinliyoruz ki…

“Üç gün yazma.”

“İlk buluşmayı geciktir.”

“Çok ilgi gösterme.”

“Özlediğini söyleme.”

“Mutluluğunu belli etme.”

Peki bunların hangisi sizin hikâyeniz?

Hangisi sizin kalbinizin sesi?

Hangisi sizin karakteriniz?

Belki de hiçbiri…

Belki de sadece başkalarının korkularının size miras bırakılmış hâlidir.

Oysa her insanın hikâyesi kendine özgüdür.

Hiçbir büyük aşk, başka bir aşkın kopyası değildir.

Hiçbir güzel başlangıç, başkasının takvimine göre yazılmamıştır.

Bu yüzden ilişkilere dair en büyük cesaret, hızlı davranmak ya da yavaş davranmak değildir.

En büyük cesaret, kendiniz olmaktır.

Çünkü samimiyet rol yapmaz.

Samimiyet hesap yapmaz.

Samimiyet takvim tutmaz.

Ve gerçek sevgi…

Kendisini korumak için oyun oynamaya ihtiyaç duymaz.

Tam da bu yüzden, bu yazıyı bitirmeden önce sizlere küçük ama anlamı çok büyük bir tavsiyede bulunmak istiyorum.

Eğer bugüne kadar “Kelebek ile Papatya” hikâyesini okumadıysanız, mutlaka okuyun.

Çünkü o hikâye bize sevginin sahip olmakla değil, değer vermekle büyüdüğünü; beklemenin bazen sabır, bazen de korku olabileceğini; en önemlisi ise gerçek sevginin özgürlüğü ve güveni aynı anda taşıyabildiğini hatırlatır.

Belki de hepimizin kendine sorması gereken tek bir soru var:

Hayatı gerçekten yaşıyor muyum…

Yoksa yaşamayı sürekli daha doğru bir zamana mı erteliyorum?

Çünkü ömür, takvim yapraklarından ibaret değildir.

Ömür…

Cesaret ettiğimiz anların toplamıdır.

Ve bazen bir ömürlük mutluluk, doğru zamanda değil…

Doğru cesaret gösterildiğinde başlar.

Anı yaşarken zamanı bekleyin.

Zamanı beklerken anı yaşayın.

 Fahri İNAL
Siyaset Danışmanı |Stratejist |Analist |Yazar 

Bu yazıyı paylaş:

Yorumlar (0)

Yorum yapabilmek için giriş yapın.

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.